BELİRSİZLİK ÇAĞINDA KENDİN OLMAYA ÇALIŞMAK
Uzun zamandır içinizden bir şey yapmak gelmiyorsa, belki de mesele tembellik değil; anlamın yer değiştirmesidir. Çünkü modern insan, yaptığı şeyle var olduğuna inandırıldı. Başarılıysa değerlidir, üretkense anlamlıdır, görünürse gerçektir. Oysa bir sabah uyanıp bütün bu doğrulamaların başkasının terazisinde tartıldığını fark ettiğinde, insanın içindeki hareket susar. Entelektüel olmak, güçlü görünmek, daha çok kazanmak, uyumlu olmak… Bunların hiçbiri başlı başına yanlış değildir; ama birer rol hâline geldiklerinde insan kendi yüzünü unutur. Alkışın, onayın ve görünürlüğün arasında yavaş yavaş kendine yabancılaşır.
Üstelik bu yabancılaşma yalnızca başarı anlatılarında değil, insan ilişkilerinde de kendini gösterir. Artık birçok ilişki bir karşılaşma değil, bir strateji. Sözcükler temas etmek için değil, konum almak için seçiliyor. Kimse tam olarak “buradayım” demiyor; çünkü burada olmak riskli. Kimse net biçimde “seni istiyorum” ya da “bunu istemiyorum” diyemiyor; çünkü netlik sorumluluk doğuruyor. Böylece ilişkiler iki kişinin cesaretiyle değil, iki kişinin korkusuyla şekilleniyor. Muğlaklık incelik sanılıyor; oysa çoğu zaman yalnızca erteleme.
Belirsizlik çağın konfor alanı hâline geldi. Kapıları kapatmamak özgürlük gibi sunuluyor. Seçmemek, seçenekleri kaybetmemek demek sanılıyor. Oysa insan seçmedikçe dağılır. “Evet” demedikçe bir yere ait olamaz, “hayır” demedikçe kendini koruyamaz. Arada kalmışlık zamanla bir karaktere dönüşür; eylemsizlik bir yaşam biçimi olur. Herkes bir şeyler hisseder ama ifade etmez. Herkes bir şeyler ister ama sahip çıkmaz. Diyaloglar yuvarlaktır, niyetler yarımdır, adımlar askıdadır. Herkes bir arada ama kimse tam olarak orada değildir.
Sosyal medya ve klavye cesareti bu tabloyu daha da keskinleştirdi. Herkesin her şey hakkında fikri var; ama çok az kişi kendi hayatı hakkında net. Yüksek ses hakikatin yerini aldı. Doğru, düşünülerek bulunmuyor; savunularak dayatılıyor. Böyle bir atmosferde geri çekilmek, konuşmamak, ispat etmemek istemek bir zayıflık değil; bir iç temizlik olabilir. Bu isteksizlik çöküş değil, soyunma hâlidir. Üzerimize yapışmış kimliklerden, başkalarının beklentilerinden, stratejik maskelerden sıyrılma çabasıdır.
Çünkü gerçek varoluş performansla değil, netlikle başlar. Kimsenin bakmadığı yerde kim olduğunu bilmekle. Güçlü görünmeden güçlü kalabilmekle. Başarılı görünmeden anlamlı yaşayabilmekle. Ve en önemlisi, “Ben ne istiyorum?” sorusuna kaçmadan bakabilmekle. Bu soru ağırdır; çünkü cevabı seçim gerektirir. Seçim ise kaybetme ihtimalini. Belki de bu yüzden çağımızın en büyük krizi sevgisizlik değil, belirsizliktir.
O sebeple her daim derim ki; kişilik ve kendilik ödevini tamamlamak bu dünyadaki en önemli işimdir. Çünkü insanın asıl meselesi başkalarının gözünde ne olduğu değil, kendi hakikati karşısında kim olduğudur. Kendi sınırlarını çizebilmek, kendi arzusunu tanıyabilmek, kendi “evet ”ini ve kendi “hayır”ını söyleyebilmek… İşte bütün mesele budur.
Hakikat hafif değildir. Net olmak alkış getirmeyebilir. Bir şeyi açıkça istemek reddedilmeyi, istememek yalnız kalmayı getirebilir. Ama insan ancak bu riskleri göze aldığında dağınıklıktan kurtulur. Belirsizliğin konforunda oyalanarak değil; seçimlerinin yükünü omuzlayarak var olur.
Belki de içimizdeki boşluk bir eksiklik değil, baştan inşa edilecek bir alandır. Başkasının onayına göre değil, kendi hakikatimize göre yaşayacağımız bir alan. Gürültünün ortasında geri çekilip, stratejilerin arasından dürüstlüğü seçip, muğlaklığın yerine netliği koyduğumuz an…Varoluş tam olarak orada başlar.