atasehir escort
istanbul escort bayan escort
YUVASINA SIĞMAYAN PEMBE HALI
Ülkü Taşlıova

YUVASINA SIĞMAYAN PEMBE HALI

Bu içerik 10877 kez okundu.

 

ÜLKÜ  TAŞLIOVA-YUVASINA SIĞMAYAN PEMBE HALI


Tuna üzerinde kurulan baraj gölünü seyredince bir hüzün çöktü içime. Bir yakası Romanya, bir yakası Sırbistan olan bu yerler bir zamanlar bizim yurdumuzdu. Nehir’e baraj kurulmadan önce tam ortasında bir ada vardı. Bizdeki adı Adakale’ydi, birçok milletin egemenliğinde kaldıktan sonra Sultan I. Mahmut döneminde tekrar Osmanlı topraklarına dâhil edilmişti.

Tamamına yakını Türk olan Adakale’nin bin kadar nüfusu olduğu yazıyor birçok kaynakta. Halk; tütüncülük, kayıkçılık ve lokum üreticiliği ile geçimlerini sağlarmış. Adada Osmanlıların yaptığı cami, daha önceki yönetimlerden kalan bir de Ortodoks kilisesi varmış.

Kahvehaneleri, sigara dumanı altında sohbetlere tanıklık etmiş yıllar boyu. Kıyılarında bulunan balıkçı barakaları uğrak yeriymiş bütün adalıların. Sokaklarında âşıklar nazar edermiş sevdiklerine. Bacaları tütermiş penceresinden çiçekler sarkan evlerin. Birçok yerde olduğu gibi bu adanın da bir kalesi, kaleden karşı kıyılara uzanan saklı tünelleri varmış. Coşkular kadar, kaygılar ve işgaller de yaşamış Adakale. Türklerin eline ilk olarak ne zaman geçtiği bilinmeyen ada evvel zamanlarda korsanların da yurdu olmuş.

Doksan üç harbinde Osmanlı devletinin bölgeden çekilmesi sonrasında, 1878 yılında Berlin antlaşması yapılırken unutulmuş Adakale. 1923’e kadar bizde kalmış. Rumeliden elimizde kalan bu inci tanesi üzerinde yaşayan soydaşlarımız elli beş sene direnebilmiş var olmak için. Yeni sahipleri 1964 yılında, Tuna boylarında başka yer yokmuş gibi illa oraya baraj yapmaya karar vermişler. Ada sular altında kalmış. O dönem, Başbakan Sayın Süleyman Demirel Romanya'yı ziyaretinde ada halkının Türkiye'ye gelmesini sağlamış. Ada halkının az bir nüfusu da, arkalarında bir tarih bırakarak Köstence ve Bükreş'e göç etmişler.

Geçmişi düşünürken bir kaç damla gözyaşımla buluştu mavi Tuna. Yanında durduğum heykele dikkatle bakınca iyice yüreğim sızladı. Büyük kaide üstünde oturtulmuş metrelerce uzunluktaki bu kadın heykeli elindeki siyah çelengi suya atıyordu. Elbette bir manası vardı. Benim yüklediğim anlam ise “Adakale seni öldürdük, elimdeki cenaze çelengini ardından yolluyorum.” du. İçim buruk bir şekilde tekrar yola koyulduk.

Saatler süren yolculuğun ardından, Köstence ye vardık. Biraz dinlendikten sonra şehri gezmeye çıktık. Sokakları tanıdık, insanları yakındı bize, güzel bir Karadeniz şehriydi Köstence. Kaç sokağında cami var saymadım, kimi minare denize bakıyor, kimisi saklanmış Romalılardan kalan kalıntılar arasına. Türkçe konuşanlar vardı sahil şeridinde. Durdurdum sordum “Tatar Türküyüm” dedi yaşlı bir teyze. Bir başkası da ben de “Türküm” dedi, sokularak yanımıza. Sarılıp hasret giderdik.

Denize yakın bir cadde üzerinde mağrur duruşlu ve tek şerefeli minare dikkatimizi çekti. Bize rehberlik eden Eski Köstence Milletvekili Nihat Beye yönelip sorduk. Bu camiyi Sultan II. Mahmut’un 1823 yılında yaptırdığını söyledi. Nasıl zarar görüp yıkıldığını kendisi de bilmiyormuş. 1910 yılında Romanya Kralı 1. Carol tarafından Müslüman vatandaşlarının inançlarına saygı çerçevesinde yeniden inşa edilen tarihi caminin yapım çalışmaları 1912 yılında bitirilmiş. II. Mahmut camisinin diğer adı da Kral cami olarak bilinirmiş.

Caminin bahçesinde şadırvan, oturulacak yerler, ağaçlar çiçekler vardı. Ahşap oymalı giriş kapısı yeni yapılmış olmasına karşın, etrafı pirinçle çerçevelenmiş, iç kapının tavandan yere kadar siyah mermerden oluşu hayret vericiydi. İki kişinin iterek zor açtığı bu kapıdan içeriye girdiğimde içimi tatlı bir huzur kapladı. Minberi, Mihrabı çini süslemeleri, ahşap tavanı unutturdu ülkemden uzakta oluşumu.

Nihat Bey Camiyle ilgili bilgi verirken, benim gözlerim yerde yarısı açılmış, yarısı rulo halinde duran pembe halıya ilişti. Çok büyüktü. Şaşkınlığım geçtikten sonra sözünün bitmesini bekleyemeden “Bu nasıl bir halı? Neden yarısı bükülü? Nereden geldi? Tarihi olmalı, şimdilerde böyle bir eser olamaz.” diye artarda sıraladığım, heyecanlı ve meraklı sözlerim karşısında nezaket gösterip bana dönerek: “ Haklısınız tarihi eserdir. Sultan II. Abdülhamit Han’ın Adakale’deki camiye hediyesidir. Yüz kırk dört metrekare olan halı,1964 yılında ada boşaltılınca, yırtılan yerleri önce onarılır sonra da buraya, yani Sultan II. Mahmut camisine getirilir. Caminin içi halının ebadından küçük olduğu için bu şekilde sergilenip, kullanılıyor.” diye bilgi verdi.

Halının kıvrılan ucunda, kollarım yanımda kalakaldım epeyce. Beyaz olan rengi sararmış, pembesi ise direnmişti zamana. Aklımdan asırlar geçti, halıyı dokuyan kınalı eller geldi gözlerimin önüne. Saçları örgülü gelinleri, sevdiğini halıya nakış edip ilmek ilmek dokuyan kızları seyrettim hayalimde. Kaç bahar, kaç kış geçmişti pembe halı tezgâhta dokunurken. Peki, ipliklerini hangi nineler eğirmişti? Kim boyamıştı yünleri. Nerden almıştı pembe rengini. Genç bir kızın yanağından mı? Yoksa kırdaki bir çiçekten mi? Sonra kaç yiğit indirdi onu tezgâhtan. İlk olarak Ulu hakanın huzuruna mı gitti? Acaba yola İstanbul’dan mı çıktı? Kaç gün sürdü yolculuğu. Adakale’de kaç namaz kılanın alnını öptü. Kaç ibadet ehlinin ayaklarını okşadı? Kaç bayram namazına tanıklık etti?

Oysa şimdi, boynu bükük, ucu kıvrık duruyor bu camide. O da yerinden, yurdundan ayrılmıştı. İlk geldiği yer gibi büyüktü, sığmadı hiçbir yere. Ona en yakışan Kral cami dediler. Getirip oraya yaymaya çalıştılar yayamadılar, sığdıramadılar. Katladılar büktüler.

Omuzuma dokunan elle toparlandım “Yeter artık ağlama kızım.” dediğinde “Gönül (Ayan) Hocam şuraya bakar mısınız, pembe halı nasıl mahzun nasıl yalnız! Ecdadını yitirmiş. Yetim, öksüz ve yuvasız kalmış.” diyerek boynuna sarıldım ağladım.


(Avrasya Yazarlar Birliği Edebiyat Akademisi Deneme Atölyesi.25.04.2013)


Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X