Mülazımoğlu Özcan Hasan
Mülazımoğlu Özcan Hasan
Giriş Tarihi : 29-10-2019 18:53
Güncelleme : 30-10-2019 12:06

Salçadan Rousseau' ya


                Pazarın girişinde rastladığım genç çiftten erkek olanının "bu sene ne domatese doydun, ne de kavanoza" dediğini duyunca, bu aralar şehirde neredeyse tüm evlerde aynı telaşların yaşandığını ve aslında tüm erkeklerin de benzer duygular içinde olduğunu düşündüm.
                 Muhacir Pazarı, hafta sonları her zaman hareketli olsa da, bu mevsimde adeta şehrin nabzı gibidir. İnsanlar pazara akın akın gelir, bir yandan haftalık meyve sebze ihtiyaçlarını, diğer yandan kışa hazırlık babından; kurutmalık, turşuluk, salamuralık, konservelik, sos ya da salçalık malzemeleri almak için, bu satıcı denizinde, ağır dalgalar gibi bir o yana, bir bu yana savrulur dururlar. Kadınlar her bir şeyden alma gayretindeyken, ellerinde torba ya da küçük pazar arabalarıyla erkekler ise, alış verişin çabuk bitmesi gibi beyhude bir umutla kadınlarının peşlerinden sürüklenirler.
                  Pazarın giriş kısımları ve belli başlı yerleri meyve sebze alım satımını meslek edinmiş kişilerce tutulmuştur. Bu satıcılar mevsimine göre revaçta olan ürünleri belli bir nizama göre kale gibi dizer ve bir yandan canlı, tek düze, mekanik bir sesle müşteri çekmeye çalışırken, diğer yandan dilimledikleri meyveleri tattırmak suretiyle lezzetlerini göstererek satışa teşvik etmeye çalışırlar. Bir şey almaya kalktığınızda o yüksek yığınının arka kısmındaki meyvelerden, ustaca bir sürat ve maharetle doldurup istediğiniz kiloyu da tamı tamına tutturup, hızla bir kördüğüm atıp anında teslim ederler. Onlardan sonra şehrin kıyısındaki bahçelerde kendi ürünlerini üreten, kovaları ve çuvalları ile üretici satıcılar, en sonda da mallarını sere serpe sergileyen köylüler yer alır. Bir satıcı bağırır "bunların tadı anlatılamaaaazz", bir başkası cevap verir "anlatma o zaman, yaşat kardeşiiim!". Aldığı malzemeleri el arabasıyla taşıttığı çocuğun " boş arabaaaa" diye  bağırması üzerine "neresi boş bilader, benim mallarımı götürmüyor musun" diye çıkışan bir adam, sürekli bir şeyler atıştıran kadınlar, adamlar... 
                   Ahmet Amca, kendi ürettiği ürünleri satan, hayattaki duruşu kar etmekten ziyade fayda vermekten yana olmakla birlikte pazarın en sert (kendi deyimiyle dağlı olduğundanmış) mizaçlı adamlarından birisidir. Mallarını pazarlarken tek kullandığı cümle "bunlar benim gendi malım, bir gram fenni göbre gullandıysam, ihi şurdan şuraya gedmek nasip olmasın" dır ve ürünlerinin gerek tadı, gerekse kokusu bu konuda ona şahitlik eder. Mallarından o kadar emindir ki, iade nedeni olarak "beğenmemeyi" bile kabul etmektedir, "beğenmezsen geri getir yengeee" der. Ne kadar sert ve lafını sakınmaz olsa da Pazarda herkesin sevdiği ve çekindiği bu adam nadiren duygusallaştığı günlerden birinde, rahatsız olduğu bir konuyu açıp içini dökerken, benim "bu goca şeeerde" sevdiği üç beş kişiden biri olduğumu söylemişti. Bazen alış veriş için filan değil de sırf pazarı yaşamak için uğrarım, Ahmet Amcanın ısmarladığı çayı yudumlarken, komşu satıcılarla gevezeliklerini, atışmalarını izlerim, tam seyirliktir, değme komedi bu tadı veremez. Öyle ki bir yerel televizyondan gelip, komşu satıcı Derviş Abi ile (Ahmet amca inadına olsa gerek "Devriş" diye telaffuz ediyor) atışmalarını kayıtlara almışlar. Ahmet Amca bunu bile alay konusu yapıyor, "len devriş, o ğün neydi len o halın, saçını ineğe mi yaladdın geldin, seni goca inek seni"...
                    Tohumları ve sapları alınarak bir kaç gün güneşte bekletilen kırmızı biberlerin, salça yapılmak üzere makinede çekilmesi görevi bana verilip de tembel tembel işe koyulduğumda, aklıma Backster Etkisi geldi. Yalan makinesi uzmanı Cleve Backster, 1966 yılında poligraf aygıtı deneylerini yaparken, bitkilerin, çevrelerindeki olayları "hissettiklerini" keşfetmişti. Acaba bu kırmızı, iri biberler de bir şeyler hissediyorlar mıydı? Boş bulunup bunu dile getirdim, ancak hemen " merak etme vaktiyle hissediyorduysalar bile son hissettikleri şey Ahmet Amca'nın palası olmuştur" cevaplarıyla susuyorum. Biliyorum ki devam etsem, " yerken öyle demiyordun ama" sataşmaları gelecek. Acaba yetiştiği aynı fidede, geride, bahçede kalan kırmızı biberler, bu biberi hatırlayıp merak ediyorlar mıdır? Suyu da ne kadar koyu çıkıyor, tıpkı kan gibi, kıpkırmızı ve koyu. Makinede kopan çatırtıyla kendime geliyorum; biberleri makinenin içine ittirdiğim çatalı, sürekli dönüp duran helezona kaptırmışım. Çatal perişan durumda, acaba o da bir şeyler hissediyor mudur? Saçmalıyorum, saçmalarım tabii; Rousseau "Hiçbir zaman yalnız ve yürüyerek yaptığım seyahatlerdeki kadar düşünmedim, var olmadım, yaşamadım, kendim olmadım" der, bense yürüyecek yerde salçalık biber katliamı ile uğraşıyorum.  

               Biber çekiminden sonra fasulye kırmak gibi kolay bir iş dururken mısır sökme işini devralıyorum. Mısırlar sökülüp, dondurucuya atılacak, sonra kışın çıkarılıp sofrayı süsleyecek, dışarıdan hormonlu mısır alınmayacak; güzel bir fikir ve mısırların kabuklarını soymak da çok kolay, mısırın biri çıkıp bana, "hişt, ayıp oluyor hocam ama" demedikce tabii... Mısırların tanelerini sökmek ise, tecrübeyle sabit, dünyanın en bela işiymiş. Dişleri yaralayıp berelemeden sökmek, itinayla koparmak gerekiyor. Mısırlar, eğer bir şeyler hissediyorlarsa, şimdi gerçekten hapı yuttular demektir; benim gibi berbat bir dişçinin eline düştüler. Sök Allah sök, bitmeyi bırak, azaldığı yok bunların, ne gıcık bir iş ya, tüm mısır dişlerini, hatta Ahmet Amca hariç, tüm mısır üreticilerini hayırla yad etmeyeceğim kesindir. Koçanın biri çıkıp " yavaş be katil herif, çenem koptu" diye bağırsa da bu işten kurtulsam. Acaba yürüyüşe gitmiş olsam, şimdiye kadar ne kadar yürümüş olurdum. Acaba şu ana kadar kaç mısır dişi söktüm, her adımda bir mısır dişi atsam kaç kilometre yol almış olurdum. Ve taneleri söktükçe saymaya başlıyorum, bir mısır dişi, iki mısır dişi, üç mısır dişi... Otuziki mısır dişi. Saymaya dalmışken "acıdı, yandııııımmm" nidasıyla yerimden sıçrıyorum. Mesele hemen anlaşılıyor, mısır koçanı konuşacak değil ya! Yaramaz Mıstık, kim dedi sana, kirli parmağını acılı sos tepsisine daldır da yala diye, oh olsun.

               Yürüyüşe gidemediğim gibi bugün bir satır dahi okumuş değilim. Sonunda iyice sinirleniyorum, elimdeki mısır koçanını kemirmeye başlıyorum, hepsini ne kadar sürede yerim acaba diye düşünmeden de edemiyorum. Bunlar mısır yerine incir olsaydı keşke de, hepsini yeseydim. Sonra mısır dişi sökmeye geri dönüyorum.  Biber, salça, mısır gibi kışa hazırlık uğraşıları ve Russo, Backster, sebze sanrıları içerisinde bir hafta sonu böylece geçip gitti.  Zannımca kentte tüm evlerde benzer telaşeler yaşanmıştır…

NELER SÖYLENDİ?
@
NAMAZ VAKİTLERİ
PUAN DURUMU
  •   Takım P O
  • 1 Sivasspor 21 11
  • 2 Fenerbahçe 20 11
  • 3 Trabzonspor 19 11
  • 4 Alanyaspor 19 11
  • 5 İstanbul Başakşehir 19 11
  • 6 Galatasaray 19 11
  • 7 Yeni Malatyaspor 18 11
  • 8 Beşiktaş 18 11
  • 9 Gaziantep FK 15 11
  • 10 Çaykur Rizespor 14 11
  • 11 Göztepe 13 11
  • 12 Konyaspor 13 11
  • 13 Kasımpaşa 12 11
  • 14 Denizlispor 11 11
  • 15 Antalyaspor 11 11
  • 16 Gençlerbirliği 10 11
  • 17 MKE Ankaragücü 9 11
  • 18 Kayserispor 7 11
HAVA DURUMU
Gazete Manşetleri
Yol Durumu
E-GAZETE
Şehir içindeki Nekropol, Kral Mezarları; odunluk, depo, otopark, ekmeklik olarak kullanılıyor
ANKET OYLAMA TÜMÜ
GÜNÜN KARİKATÜRÜ
G20 Erdoğan, Putin ve Obama Caps
E-Bülten Kayıt
BİYOGRAFİ
ARŞİV ARAMA