bedava bonus veren siteler

mobil ödeme bahis

mobil ödeme bahis

bahis siteleri

bedava bahis

illegal bahis

imajbet

jeton cüzdan

güvenilir casino siteleri

bonus veren bahis siteleri

bonus veren siteler

kaçak bahis siteleri

istanbul escort

Yalnız Ruhlar Çağı
Mülazımoğlu Özcan Hasan

Yalnız Ruhlar Çağı

Bu içerik 700 kez okundu.
Advert

              Canhıraş bir feryadın ardından parktaki yürüyüşümü kesip gürültünün olduğu yere yöneliyorum, yapay, küçük gölün iki tarafını birbirine bağlayan yay biçimindeki köprünün bitiminde, devrilmiş bir bisiklet ve yanında düştükleri belli, altı ve sekiz yaşlarında iki çocuğa rastlıyorum. Yaklaşıyorum, küçüğü hıçkırırken, büyüğü çaresizce yanında dikilmekte. Küçüğün çenesi yarılmış, kan boynuna, oradan tişörtüne süzülüyor. Hıçkırıkların esir aldığı çocuğu sakinleştirecek bir şeyler söylerken kağıt mendili derin kesiğe bastırıp kanı dindirmeye çalışıyorum. Çok korktuğu belli olan çocuk şiddetli bir ağlamayla sarsılırken, onu teskin etmek gayretiyle "bir şey yok, zaten şimdi duracak kan, hem erkek adam ağlar mı hiç" diyorum. Evet "erkek adamın ağlamaması" fikri, ataerkil toplum yapımızın sürekli telkini ile bilinçaltıma yerleşmiş olsa gerektir ki, gayri ihtiyari ağzımdan fırlamış bu sözleri söyleyen elbette benim! Fakat söz derhal etkisini gösteriyor; çocuk zoraki yutkunmalarla hıçkırıklarını bastırmaya çalışıyor ve sanki kan bile bu sözler üzerine yavaşlıyor! Bir süre sonra çocuğun hıçkırıkları yerini titremelere bırakıyor ve kan da duruyor. Çeşmeye götürüyorum, çene ve boynundaki kanları temizliyorum. Çocukları ailelerinin yakınına kadar götürüp, geri dönüyorum, bir yerlerden gizemli bir sesin söylediği şarkı sözleri duyuluyor:
                 "Her sabah bir sayfa daha, eksilip gidiyor ömrümden!
                  Gönlümün yıkıntılarında, can çekişiyor umutlarım!"
                 Ben, yaşadığımız bu devri, kişisel yalnızlıklar çağı olarak nitelendiriyorum. Kişisel olmayan yalnızlık da mı olur sorusu haklı olarak dimağlara gelebilir. Ancak unutulmamalı ki, yalnızlıklar iyice şekil değiştirmiştir artık. Kalabalık ortamlarda ve hayat curcunasında hiçbir şey umurunda değilmiş gibi koşuşturan insanların içlerinde bir yerlerde hapis kaldıklarını, yalnızlıklarının neredeyse kendilerine karşı bile "kişisel", kendilerine karşı bile "münferit" ve kendilerine karşı bile "münhasır" olmaya başladığını düşünüyorum. Kimi insanların bu durumundan, ne içinde yaşadıkları teknoloji çağının, ne o çağda yaşayan toplumun, hatta ne de kendilerinin farkında olmaması gibi acı bir vakıa, kuvvetle muhtemeldir.
                 Teknolojik gelişmelerin sunduğu imkanlar, sonsuz ve yeşil bir cennet vadisi gibi önümüze serilmişken; mutsuz olmak, derin bir pesimizme  düşmek neredeyse kaçınılmazdır. İletişim ve ulaşım, bilinen hiç bir çağda bu kadar gelişmemişken, ileri teknolojinin sağladığı bu imkanlar bizleri başka tür bir yalnızlığa hapsetmiyor mu? Adeta mahkumlaştığımız bu teknolojilerde kimi zaman bir beğenmeyi özlediğimiz, bir gülümseme emojisini bekleyip durduğumuz olmuyor mu? Bu bilinme, beğenilme beklentileri, başka tür bir yalnızlığı haykırıp durmak değilse, nedir? Ya toplumsal yaşantı? Sosyal bir ortamda izlediğiniz bir komediye, eğlenceye gülüp dururken bir anda kendinizden çıkıp durumun anlamsızlığını, aptalcalığını fark edip gülüşünüzün yüzünüzde donduğunu hissettiğiniz olmuyor mu?
                  Ekonomi bilimi ihtiyaçların giderildikçe şiddetlerinin azaldığı gibi bir yasayı ortaya koyar. Susuzluktan ölme derecesindeki birisi beşinci bardağı içtikten sonra doyar, daha fazlasını istemeyeceği gibi bundan sonra içecekleri artık işkenceye dönüşmeye başlayacaktır. İnsan nefsinin tatminsizliği ya da doyumsuzluğu bunun tam tersi bir durumu ifade etmektedir. "Uyku bir kantar, uyudukça tartar, uyudukça artar" halk deyimi aslında bu tatminsizlik durumu için de uygun bir benzetme olur kanaatindeyim. İçinde bulunduğumuz çağda yaşanan yalnızlıkları sadece ruhun tatminsizliği dilemması ile açıklamak yeterli midir? 
                  Küçük ileride, bir gün beni hatırlar mı bilmiyorum ama çenesindeki bu yaranın izinin kalacağı kesindir. Ömrünce kesiklerle uğraşıp, yutulmuş hıçkırıklarla, "kızılcık şerbeti içtim" deyip geçeceği nice yaraların yanında bunun pek ehemmiyeti de olmayacaktır zaten. Hoş geldin küçük, yalnız  ruhlar çağına... 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X