bedava bonus veren siteler

mobil ödeme bahis

mobil ödeme bahis

bahis siteleri

bedava bahis

illegal bahis

imajbet

jeton cüzdan

güvenilir casino siteleri

bonus veren bahis siteleri

bonus veren siteler

kaçak bahis siteleri

istanbul escort

DEPREM
Mülazımoğlu Özcan Hasan

DEPREM

Bu içerik 992 kez okundu.
Advert

               Umberto ECO' nun Gülün Adı kitabını gece saat iki sularında bitirip, romanın kafamda meydana getirdiği anaforlarla bir müddet dönüp durduktan sonra, yorgunluk içinde sızıp kalmışım.                 

               Sarsıntı ve gürültülerle uyandığımda, romanın etkisiyle olsa gerek ilkin kıyamet kopuyor zannettim. Hızla yataktan fırlayıp pencereye koştuğumda şehrin ışıklarının tamamen söndüğünü gördüm. Bina zangır zangır titrerken, yerin altından korkunç sesler duyuluyordu. Nerden geldiği belli olmayan bir sesin "deprem mi oluyor lan" diye bağırmasıyla gerçek anlaşıldı; evet deprem oluyordu ve o sesler de kayaların kırılması ya da tabakaların hareketinden kaynaklanıyordu. Bitmek bilmez saniyeler boyunca önce çatıya koştuğumu sonra bir solukta altı katı inip dışarıya çıktığımı hatırlıyorum. Sonra kaldığım yere beş dakika uzaklıktaki Taksim Meydanına gittim. Karanlık meydan ana baba günü; ne tarafa gideceğini bilemeyen insanlarla doluydu. Günün doğmasını bekledik meydanda binlerce insanla birlikte, telefon hatları kesilmiş ve iletişim bitmiş durumda, her kafadan ayrı bir ses çıkıyor, herkes yakınlarının telaşında, meyus bir merak her yerde...               

               Bir ay öncesinde deprem söylentileri ayyuka çıkmışken meşhur bir profesör, yanlış hatırlamıyorsam Yalova'da deniz kenarında, herhangi bir deprem tehlikesi olmadığı yönünde beyanat vermiş ve insanları tatile davet etmişti. Haberi birlikte izlediğimiz, kısa süre önce, askerden dönerken bindiği otobüs kaza yapan ve bir çok hayatın sona erdiği o kazadan yaralı olarak kurtulan psikolojisi bozuk genç yurt görevlisi kendi kendine konuşmasını kesip, "sakın inanmayın delikanlılar, deprem olacak, gittiğiniz kaldığınız yerlerde dikkatli olun" diye ısrarla ikazda bulunmuş, sonra yine kendi kendine konuşmaya başlamıştı da biz gülüp geçmiştik...                  

             Kulaktan dolma haberler her yerde dolaşmakta, ama kimse ne olduğunu bilmemektedir. Öyle ya, sonradan duyuldu; Devlet yöneticileri bile işin boyutunu ve vahametini ertesi akşam öğrenmişlerdi. Biz kuzenimle birleşip halamızı ziyarete giderek, durumunu kontrol ettik. Evinde çatlaklar var, şok her yerde olduğu gibi burada da ortama hakim. Aileler evlere girmeye korkuyor, sokaklarda oturuyorlar. İstisnalar yok değil tabi; halanın konservatuvara devam eden uzaylı kızının, deprem gibi duvarlardaki çatlaklar da umurunda değil, evde, gitara hiç uymayan bir melodiye boyun eğdirmeye uğraşmakta...                   

              Akşam kaldığım yurda dönüyorum. Belirsizlik ve korku o kadar hakim ki; Yurtta kalınamayacağına karar veriliyor. En önde Yönetici, bir koltuğunun altında yastık, diğerinde battaniye ve ardında biz elli kişilik kafile, aynı yüklerle Taksim Meydanına çıkıyoruz. Her yer tıklım tıklım dolu. Meydanda, daha önce asla tasavvur ve tahayyül edemeyeceğim, söylense inanmayacağım bir ortam var; sergilerini sermiş ailelerde gergin bir bekleyiş hakim. Savaş da böyle olmalı diye düşündüğümü hatırlıyorum. Çocuklar her şeyden bihaber etrafta koşuşturmakta...                  

             Meydanda yer bulamıyoruz. Gümüşsuyu'ndan Maçka Parkı' na iniyoruz, nihayet orada kimsenin beğenmediği yamaç bir yer bulup sıralanıyoruz. Parkta hırsızlıklara ve kavgalara sahne olan uğursuz bir gece derinleşirken, muhakkak ki dünyanın başka yerlerinde insanlar öğle yemeğine gitmekteler, oysa yazmaya yüreğimin el vermediği rakamlarca insan da, yıkıntılarda ümitsizce can çekişmekte...                  

             Gece boyunca ne zaman dalsam, yattığım yamaçtan aşağıya kayıp, tanımadığım insanların yanına iniyorum. O arada uyanıp tekrar yerime çıkıyorum, bir süre oturduktan sonra, yorgunlukla tekrar kıvrılıyorum, bu durum tekrarlanıp duruyor, içimde dönüp duran kasvetli ölüm duygusu gibi...                         

              Rüyalarıma giren, Gülün Adı' nda kıyametten bahsedip duran yarı deli adam ve psikolojisi bozuk yurt görevlisinin yanında, her an yerin altından gelecek kırılma seslerine hazır biçimde ve kavga, gürültüler ile yattığım yerden yuvarlanıp durmalar arasında sabah nasıl oldu bilmiyorum. Düşen çiğden sırılsıklam olmuş ve hastalanmış olarak uyanıyorum. Yaz okulunu ve yurdu da terk edip memlekete dönmeye karar veriyorum.                  

                  Karamsar ruh halleri dönüş yollarında da hakim. Her an bir şey olacağı beklentisi var, herkeste. Şehirler geriye kayarken başka şehirler yaklaşıyor. Tüpraş' ta yangın sürüyor. Yollarda kalabalıklar...                  

                 Evet bu kuru cümleler, yirmi yıl önce, o günlerde yaşananları anlatmaya elbette kafi gelmez; bir anda yok olan o toprak parçaları gibi, "bir varmış bir yokmuş" oldu yaşamlar. Acımasız rakamlar kaldı geriye, bir de tabii acılar, unutulmaz acılar! Nasıl unutulabilir? Olayların içinde yaşayanlar bunları asla unutamaz; yıllarca her gürültüde deprem diye fırlayanlar, kendisini sürekli bir göçüğün altında bulanlar olmuştur. Yaşamayanlara ise, hangi kelimeleri kullanırsanız kullanın, bu dramı tam anlamıyla anlatamazsınız, en azından, ruhunda bu kadar derinden hissettiremezsiniz...                   

                Kaybedilenlerin anısına saygıyla...

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X