bedava bonus veren siteler

mobil ödeme bahis

mobil ödeme bahis

bahis siteleri

bedava bahis

illegal bahis

imajbet

jeton cüzdan

güvenilir casino siteleri

bonus veren bahis siteleri

bonus veren siteler

kaçak bahis siteleri

istanbul escort

YOLCU
Mülazımoğlu Özcan Hasan

YOLCU

Bu içerik 669 kez okundu.
Advert

             Sevdiğim bir ailenin merasim yemeği için merkeze yakın, yaklaşık 65 kilometre uzaklıktaki ilçeye gitmem gerekiyordu. Tamirdeki aracım nedeniyle gidişim zor olsa da, farklı bir yöntemle gidecek olmak beni heyecanlandırdı. Dolmuş ve otobüs güzergahını öğrendikten sonra, yola çıktım. Dolmuşu beklerken tanıştığım Yaşlı Teyze, beklediğimiz süre içerisinde, "bu nasıl bir sıcak" sızlanmaları ile başlayarak , uzun yıllarda yaşadığı,aslında kısacık ömrünü anlattı bana. "Ekin ekerdik yiyeceğimiz unu, bulguru bari kaldırırdık, bu sene rabbim bir damla yağmur vermedi yavrum,buralara yağmış ama bizim köye hiç yağmadı, her şey kurudu gitti, ne yapacağız bilmem" sözleriyle, geldiği dağ köyündeki umutsuz yaşamı özetliyordu aslında. Üç beş kuruş kazanmak için getirdiği ve elinde kalan bir miktar sumak ekşisi ve toz biberi satın alıyorum, rötarlı gelen dolmuşa binerken, yanımda taşıyamayacağımdan bahisle geride bırakıyorum.          

              Önce biraz okumak istiyorum, ancak unutmuşum köy dolmuşlarının o sarsıntılı, dur kalklı yolculuğunu. Bir süre sonra fark ediyorum okuduğum sayfaya boş boş baktığımı, zihnim hala teyzenin bahsettiği dağ köyünde gezinmekte. Sonra vazgeçip cep telefonumdan film izlemeye karar veriyorum, sarsıntı ve dur kalklar devam ediyor, yakıcı güneş nedeniyle perdeler kapalı..   

               Aynı yemeğin farklı sunumunu kast ederek "işte denizaltı geldi" diyor garson çocuk ve ekliyor "bu masa özelmiş". Masa birden sessizleşti mi, yoksa bana mı öyle geldi bilmiyorum. Mahcup bir sükutla, boğazımdan geçmek bilmeyen lokmalarla uğraşıyorum. Çocuk, ihtimamla servisi tamamladıktan sonra başımda duruyor, bir şeyler istememi bekliyor...

             Yemekten sonra, günün anlamına ilişkin kısa konuşmalar, çay faslı ve aile fertleri ile edilen muhabbetlerin ardından dönüş için izin istedim. Ailenin, kente götürme ısrarlarını teşekkür ederek geri çevirdikten sonra, dolmuşla geri dönmek üzere, gün batımı yaklaşan ilçenin dışındaki kavşağa yürüdüm.           

                 Kavşakta bir süre bekledikten sonra, internetten sefer saatlerine bakmayı akıl ediyorum. Hafta sonu olması nedeniyle ancak bir buçuk saat sonra bir sefer olduğunu öğreniyorum. "Yürüsem ne olur" diyorum içimden, kabataslak hesaplıyorum, on saat filan yürümem gerekecek. On saat ne ki, her gün geçirdiğimiz on saatlerden birisi olacak neticede. Peki yürüyebilir miydim? Gece vakti nasıl olurdu ki; boş tarlalarda gezen köpekler, yabani hayvanlar? Şehirlerde gezen insanlardan daha masum da olsalar, bu ihtimal beni ürpertiyor.  Otostop çeksem nasıl olur diye düşünüyorum. Ama bunu yapmak bana zor geliyor, vaz geçiyorum. Yolun kenarında bir ağaç, ağaca dayalı bir taş var. Taş oturmak, ağaç da yaslanmak için; belli ki burada benden önce niceleri oturmuş taşıt beklemiş. Gözümde canlandırmaya çalıştım; hastalar, gurbete gidenler, belki de evden kaçanlar...            

                   Dolmuş gelene kadar okumaya karar veriyorum. Dönüşte de filmin kalan yarısını izlerim diye planlıyorum. Ot kokuları ve kuş sesleri arasında, doğanın farkında olarak okuma keyfimi sürdürürken, güneş tam karşımda batma hazırlıklarında...            

                  Ben otostop çekmesem de otostop beni çekti diyebilirim. Bir araba önce yavaşladı, sonra benden tarafa yanaşarak tam önümde durdu, isteksizce doğruldum, yarı aralık camdan yayılan tütün dumanları arasından, altmış yaşlarındaki Şoför "okumak için mi oturuyorsunuz, yoksa şehre mi gideceksiniz, eğer gidecekseniz sizi yaklaştırabiliriz " diyor. Kabul ediyorum, önde, şoförün yanında oturan, kalkıp, arka koltuktaki sebze poşetini ve koltuğun önündeki yaz elmalarıyla dolu sepeti, esasen dolu olan yan koltuğa üst üste, koyuyor. Biniyorum, kısa bir konuşmanın ardından, köydeki bahçelerinden şehre dönen bu insanlara teşekkür ediyorum, sonra herkes susuyor. Belli belirsiz bir müziğin eşliğinde yola koyuluyoruz. Yol arkadaşım sebze ve meyvelere bakıyorum, onlara bir şiir yazıyorum, içimden...         

                   "Biz burada kalacağız, buradan öteye otobüs de geçer, ileride durak var" diyen amcaya teşekkür edip iniyorum, bu sırada karanlık hükmünü yavaş yavaş ilan ediyor. Buralar bir nevi sayfiye sayılır, seyrek de olsa bahçeli evler var, telefonu açıp bulunduğum yerden şehir merkezine ne kadar mesafe olduğuna bakıyorum, otuz kilometre olduğu yazıyor, ister istemez gülümsüyorum, "al sana yol, madem yürümek istiyordun" diyorum. Hızla gelip geçen araçlar var, otobüsler, dolmuşlar, aldırmıyorum, yürüyorum.             

                    Hilal tüm haşmetiyle bana yoldaş oluyor, yolun bir yanında belli aralıklarla elektrik direkleri var; ışıklarından yararlanmak için o yöne geçiyorum ancak bu defa karşıdan gelen araçların farlarından rahatsız olup tekrar öbür tarafa dönüyorum. Yolda karşılaştıklarım ve benden kaçanlara inat bahçe duvarlarının ardından köpekler havlıyor, gürültücü sesleriyle tehditler savuruyorlar. Acaba bir anda karşı karşıya kalsak ne yaparlardı diye düşünmeden edemiyorum, ya ben ne yapardım? Elektrik direğinden yansıyan loş ışıkta yolun ortasında bir kaplumbağa görüyorum. Hayret, ezilmeden oraya kadar nasıl gitmiş, tereddütsüz gidip alıyorum, boynunu kabuğunun altına doğru çekiyor, geriye tarlalardan yöne bırakıyorum. Bir kaç adım gitmiştim ki, başka bir kaplumbağa ile yaşadığım anı aklıma geliyor. Geri dönüp hayvancağızı tekrar alıyorum, ölümü göze alarak çıktığı bu yolu tamamlatıp, karşıya geçirerek bırakıyorum, yine tarlalara doğru. Sevimli hayvan, seni bu akşam vakti yollara düşüren nedir, az önce yolun kenarından kayıp giden yılan gibi, sükut...                   

                    Bir diğer yoldaşım, kulağımdaki klasik ezgiler. Bir ara Beethoven geliyor aklıma, duyma engelli doğduğunu okumuştum, acaba ruhun sesini duyabiliyor muydu diye düşünüyorum, sonra duymasa bu besteleri nasıl yapabilirdi diye fikir yürütüyorum. Yol kenarlarında berduşlar var, ben geçerken, süslü, modifiye araçlarının bas sesini kısıyorlar, tıpkı bilmem ne kuşlarını koruma derneği tabelası asılmış bir batakhanenin önünde oturanların ben geçerken sustukları gibi. Şehrin girişine yakın parklarda piknikçilerin gündüzden kalan emareleri; mangal kokuları ve dumanları sanki havada asılı kalmış gibi. Yaklaştıkça kır kokusu yerini, nahoş bir çok kokuya bırakıyor. Kır düğün bahçelerinin çanhıraş gürültüleri arasında, sevdiğim klasiklerden Farjad'a geçiyorum, kulaklığın sesini biraz daha açıyorum. Düğünlerdeki bu abartının gereksiz eziyetler olduğunu düşünüyorum. Hem birisi için vuslat olan, bir başkası için ayrılık değil midir? Ciğerparesini yaban ellere vermiş bir ana sadece mutluluktan göz yaşı döküyor olabilir mi?                 

                     Bin çeşit düşünce ve bir tek duygu içinde geceye doğru yürüyorum, yürüyorum...

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X