ŞAFAĞIN GÖZYAŞLARI
Ülkü Taşlıova

ŞAFAĞIN GÖZYAŞLARI

Bu içerik 18989 kez okundu.
Advert

                Ne acıdır sela’ nın sesinde sevdiğinin adını işitmek. Keşke ecelle cenk meydanında savaşmak olabilseydi. İşte o zaman belki sela’ lar semanın yüreğini yakamazdı.

                Hastane koridorlarında ve doktorların sözlerinde beklediğimiz ümit tamı tamına bir hafta sürdü. Ve o acı, o olmayası cumartesi akşamının saat dokuz sularında bize “metanetli olun”  demeleri ardından tükenmişliğin acısıyla yandık kavrulduk.  Sanki o an yer gök kızıl alevler içinde yandı, sanki o gece gökyüzünün rengi soldu, yıldızlar boyun büktü, sanki ay ağladı, güneş söndü, dünya yasa büründü.

                Bir anda evimiz insanlarla doldu taştı. Sevenlerimiz koştu geldi. Gözyaşlarıyla coşan hıçkırık sesleri duvarlara kazınıyordu. İnanamıyorduk şaşkındık, bitkindik. Hiç kimse bir diğerinin yüzüne bakmıyordu.  Kendi içimizde gözyaşlarımızla yol alıyorduk. O anki acının tarifi nasıl yapılır bilmiyorum.

                Babamın bir gün aramızdan hızlıca geçip gideceğini hiç düşünmemiştik. Bin yıl yaşayacak olan koca çınara ölümü hiç bir zaman yakıştırmamıştık.

                 Her şeyde, her yolculuğunda acele eden babam, son yolculuğunda da acele etmişti.

                  Evet, babam hızlıydı. Her bir işini çar çabuk yapar, bir sonraki ana bir şey bırakmazdı. Gidişi de öyle oldu.  13 Eylül Cumartesi sabah kahvaltı masasında programlarından bahsetti. Mersinde yapılacak geceye hazırlanıyordu. Ne giyeceğini kararlaştırdık. Kravat seçtik. Öğlene doğru çalışma odasına geçti, yazdı çizdi, notlar aldı. Sazlarını kontrol etti.

                Çalışma odasında birkaç saat çalıştı.  İkindi namazını kıldıktan sonra salona geçip, her zaman oturduğu koltuğa oturdu. Saat 21.00 sularında “sol tarafımda ağırlık var” dedi.

                Ve…

                Hastane kapısında süren bir haftalık endişeli bekleyişimiz 20 Eylül saat 21.00 sularında doktorun sözleriyle derin, keskin tarifsiz acıya dönüştü.  O an babam gitti ya benimde göklerimdeki yıldızım kaydı. Karanlıklar ortasında kalakaldım. Arkasından dağı yıkılan ben, ne haldeyim kim bilebilir ki.  Şu an şu satırları yazmak nasıl bir acıdır bir bilseniz. Gözlerimin yaşı yüreğimin acısını dindirmiyor. Babam acı çekmeden son yuvasına giderken ardında söz bıraktı, iz bıraktı yüreğimde sönmeyecek olan köz bıraktı. Yanan yürek, süzülen gözyaşı bıraktı.

                Gitti…

                Kim demiş Dumrul delidir diye, Dumrul’u deli eden ecel değil mi?

                Ölüm… Ah ölüm. Ölüp gidesice ölüm… Ağızların tadını kaçıran yüzü soğuk, yüzü gülmez ölüm. Bir tek sen ölmedin. Senin de devranın bitecek biliyorum. Sen ölünce senin ardından ağlayan değil gülenler olacak. Sen ölünce mutlu olacak cennet ehilleri. Öl artık öl ölüm.

                Nerede kelimeler? Nerede kederi anlatan cümleler. Toplayıp zindanlara mı attılar. Neden acıyı anlatamıyor hiç kimse.

                O kara gecede evimizde kirpik kirpik üstüne değmedi. Babam orada,  o soğuk yerde bizden uzakta. Biz ise ailece ruhumuzdaki yangında kavruluyorduk. Acının yaktığı ciğerimizin sızısı her dakika daha artıyordu.

                Vakit gecenin karanlığına saklanmış olmalı ki sabah ezanının sedası ruhumuza dokundu. Perdeleri açtım sonuna kadar. Şafak gecenin koynundan sıyrılırken ortalığı lacivert renge boyuyordu. Ne bir kuş sesi vardı, nede yoldan geçen bir insan. Sokak lambalarının fersiz ışıkları ağır ağır sönerken, gökyüzü sessiz, yeryüzü mahzundu.

                Yüreğimizdeki derin acı gözpınarlarımızdan süzülüyordu. Dingin ufuktan yavaşça yüzünü gösteren güneş, minareden yayılan sela sesiyle hüzne boyanıyordu.

                 Dünyanın suskun olduğu anda “Esselatü Ve's-Selamü Aleyke Ya Rasullallah”  diye başlayan selanın hüzzam makamındaki sesi sanki gürz olmuş kalbime iniyordu. Birkaç nefeslik aranın ardından minareden yankılanan hocanın üzüntüyle titreyen sesi gök kubbe altında babamı takdim ediyordu.

                “Mahallemiz sakinlerinden Âşık Şeref TAŞLIOVA Hakkın rahmetine kavuşmuştur.”

                Toprak kollarını açmış onu beklerken, sabahın serinliğiyle hafif esen rüzgâr, şafak, yer, gök, bulutlar ağlıyordu.  Asfaltta iz yapan yağmur damlaları semanın bağrından süzülüyordu sanki. Acıyla yanan yüreğim göğsüme sığmıyor, her bir zerrem sızlıyordu. Gözyaşlarım acıma teselli olamıyordu. Boğazıma düğümlenen ıstırap beni öldürsün istiyordum. Güneşin gözleri ağlamaktan kızarmış gibi ufku kızıla boyuyordu. Dünyadaki son sahnesine sabahın ilk ışıklarıyla davet ediliyordu. Ve babam son kez sevenlerinin huzuruna çıkmaya hazırlanıyordu. Ebedi sevdiğiyle vuslata ermek için yola çıkarken çeyizinde imanı, itikadı, teslimiyeti vardı.

                Cemal Süreyya “ Sizin hiç babanız öldü mü? Benim bir kere öldü kör oldum.”  demiş. Oysa benim babam bir kere öldüğünde benim sadece gözüm değil bütün hayatım kör oldu.

25.11.2014


Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Kudüs’ten Mehmetçik'e dua
Kudüs’ten Mehmetçik'e dua
Almanya'dan skandal hamle
Almanya'dan skandal hamle