bedava bonus veren siteler

mobil ödeme bahis

mobil ödeme bahis

bahis siteleri

bedava bahis

illegal bahis

imajbet

jeton cüzdan

güvenilir casino siteleri

bonus veren bahis siteleri

bonus veren siteler

kaçak bahis siteleri

istanbul escort

TEPE
Mülazımoğlu Özcan Hasan

TEPE

Bu içerik 1586 kez okundu.
Advert

                    Kimi şehirlerin denizleri vardır; yorgunluktan, umutsuzluktan, hüzünden sığındığınız. Akşamüzerlerinde kenarında bir süre oturup, gönlünüzde birikmiş yükleri, küçük dalgaların gel gitlerine, olmadı tatlı meltemlerine bırakırsınız, kokusunu derin nefeslerle içinize ve dahi ruhunuza çeker, hafiflemiş ve dinlenmiş olarak doğrulur, yenilenerek geceye yönelirsiniz.
                    Benim şehrimin denizi, gölü hatta bir iki dere ve kanalı saymazsak, doğal akarsuyu bile yoktur. Şehrin bir yanında muhteşem seyir terasları sunan tepeler sıralanmaktayken, diğer taraflarında, son evlerden itibaren dümdüz ve kurak bir ova uzanıp gider.
                   Tepe, şehrin merkezinde, dünyanın en büyük dönel kavşağının tam ortasında, çevresindeki eski medreseler, kümbetler, saray kalıntıları, biçimsiz bina kalabalıkları arasında, üçbin yıllık geçmişini anımsatır ve " çağlara inat hep varolacağım" der gibi, yeşil ve serin, davetkar bir sükunetle dikilir durur. Hakkında bitmez tükenmez efsaneler ve hikayeler anlatılır. Buradan, Kadim Şehrin her yerine yeraltı yolları olduğu söylenir, aslı da yok değildir, eski dönemlerde Tepe'deki su mahzeninin, şehrin su şebekesinin merkezi olduğu, burada depolanan suyun şehre dağıtıldığı anlatılagelir. Bir vakitler, Devlet görevlisi olan bir tanıdığım, Tepedeki kaymayı önlemek için bu mahzenin derinliklerine binlerce ton beton döküldüğünden bahsetmişti...
                    Akşamüzerlerinde, Tepe' nin merdivenlerine yönelirim. Evet yanlış okumadınız, Tepe'mizin doğu yönünde yapay mermer şelaleden dökülen suların iki yanından, yukarıya doğru merdivenler tırmanır, şelalenin bitiminde, geçen yüzyılın başlarında yapılan Şehit anıtı yükselir, sonra karşınıza su mahzeninin girişi gelir, buradan sağa dönerseniz, Binyüzlü yıllarda yapılan, paha biçilemeyen mimberi ve mermer sütunlarıyla güzel bir yapı tarzına sahip nerdeyse Dokuzyüz yıllık muhteşem camiye ve sultan tahnitlerinin bulunduğu, aynı yaşlardaki kümbete, daha sonra da saray kalıntılarına varırsınız.
                   Ben sola döner, eskiden askeri dinlenme tesislerinin bulunduğu, şimdilerin yıkıntısı olan yerin yukarısından geçer; gündüz göçmenler, çocuklar, askerler, gençler, gibi her türden insan ve gürültünün bulunduğu , ancak bu saatte sakinleşmiş yeşillikler ve uzamış gölgelerin arasından, zayıflamış günüşığının sevecenliğini hissederek, yaprak hışırtıları ve kuş seslerinin eşliğinde, ağır yüklerimle yavaş yavaş ve derin nefeslerle ilerler, Platonun mezar, kilise ya da mescidinin olduğu yere varınca çöker gibi kendimi bırakırım.
                   Platon burada gerçekten bulundu mu, mezarı burada mıydı; bir zamanlar Eflatun Mescidine, mescitten saat kulesine, oradan da yok oluşa dönüşen Platon Kilisesi onun mezarı üzerine mi kuruldu, yoksa bu ve şehrin bir çok yerlerinde pınarlara, esatiri eserlere isim olan Eflatun, başka bir Platon muydu? Bilemeyiz, ancak sayısız defa oturup hissiyat muhakemeleri, ruhi kavgalar yaptığım bu mekanla bir nevi ünsiyet kurduktan sonra, böyle birinin de vaktiyle burada olduğunu öğrenmek, onun da burada durduğunu düşünmek güzel bir duygu. Bazen, birden karşıma dikilecek ve idealar alemini tartışacakmışız gibi bir hisse kapılırım...
                  Güneye döner otururum, caddeye ve karşıdaki binalara tepeden bakarım. Tramvay gürültüyle geçer, aceleci insanlar sağa sola koşuşturur. Araboğlu Makası mevkii kalabalıktır yine, Askerlik binasında yıkım devam eder, Fransız Kilisesi ve Rum konağı dikkatleri celbeder. Rum konağından söz açmışken, konağın kafeye çevrilen mahzenindeki dehlizler hala ürkütücüdür, bölümlerini dolduran türkmen motifli salaş mefruşat ve mobilyalar son derece iğreti ve yapay durmaktadır. Bilmem hangi nedenle hiç el değmemiş ruhsuz ve karanlık taş duvarları insana çıplaklığını haykırmaktadır. Kafede bulunduğum bir zamanda hayallimde canlanan; akşam herkes gidip kafe kapandıktan sonra, bu karanlık labirentlerden bir sürü süfli suretin ağır ağır salona toplanıp ayine başlamaları gibi saçma bir hissi, tepeden bakarken de yaşıyorum.

                   Sonra tepede suskun yalnızlıklarıyla dolaşanları izlerim, gerçi kimisininki suskunken kimisininki çığlık çığlığadır, hayatlarını tahmin etmeye çalışırım; şuradaki adam, başını önüne eğmiş uyur gibi hareketsiz duranı, ruhu için sükunet kaynağı olan ve hissiyatına anlam katan leyli silüetin imkansızlığının şuurunda, boş hayallerle nefsini cezalandırıyor olabilir mi? Ya elleri cebinde ağaca yaslanmış genç adam, şehri ve ülkeyi terk etmenin git gelleri içinde midir, yoksa bir şiir mi tasarlamaktadır? Ya da şu ihtiyar?...
                   En sonunda kendime dönerim. Kendimi anlamaya çalışırım bir süre, bazen çarpışmalarla geçer, bazen sulhla sonuçlanır, ama gündüzün ezici bezginlikleri geride kalır. Bizim, ağırlıklarımızı bıraktığımız denizimiz yoktur, ancak Tepe'den inerken, yüklerimiz  biraz daha hafiflemiş gibi gelir...   

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X