bedava bonus veren siteler

mobil ödeme bahis

mobil ödeme bahis

bahis siteleri

bedava bahis

illegal bahis

imajbet

jeton cüzdan

güvenilir casino siteleri

bonus veren bahis siteleri

bonus veren siteler

kaçak bahis siteleri

istanbul escort

KOKULARIN EFENDİSİ
Mülazımoğlu Özcan Hasan

KOKULARIN EFENDİSİ

Bu içerik 2954 kez okundu.
Advert

                     Memleketimizde hangi ağacı seçseniz özgün bir karakteri, nev-i şahsına münhasır bir hususiyeti vardır. Tüm bu ağaçları birleştiren ortak yönleri ise, tabiattaki diğer işlevleri yanında insanoğlunu yaşatıyor olmalarıdır.
                     Meşe ağaçlarının dalları bir yandan kuşlara ev sahipliği yaparken diğer yandan yağmurlu günlerde tabii bir şemsiye, sıcak yaz günlerinde yemek ve dinlenmek için insanlara gölgelik olur; yaprakları hayvanları doyururken kurusu haneleri ısıtmakta ve yemek yapmakta kullanılır.
                     Çam ağacları iğne yapraklarıyla dört mevsim yeşildir, karlar altında bile yeşil duruşları ile hayreti muciptirler. Sadece yaşarken değil, insanlara kabristanda da yoldaşlıklarından olsa gerektir, denilir ki; bu yeşilliklerini zikirlerine borçludurlar...
                     Kavaklar, gürültücü kavaklar, en küçük rüzgarda salınmaya başlayan gövdeleri ve şıkır şıkır dillenen yaprakları, misafirleri kuşların gürültücü cıvıltılarıyla bezeli kavak ağaçları, hanelerimizin en yakın komşuları...
                     Ya uzaktakiler..."Alıç ağacı ile sohbetler" i yazmıştı bir vakitler birisi. Bilim insanı hüviyeti yanında gerçek bir tabiat aşığıydı, bahsi geçen kitabına başlık olarak alıç ağacını seçmesiyse gayet manidardı. Yeşilliklerden uzaklığı, tek başınalığı yanında, sulanma ve bakım gibi diğer nebatın muhtaç olduğu bağımlılıkları hafife alan, hatta küçümseyen bir duruşa sahip alıç ağaçlarının zaman zaman çalı sınıfına girecek kadar küçüklerine rastlasanız bile bu ağaçların zamana ve atmosfer olaylarına meydan okuduklarını, asi ve sessiz dikildiklerini görürsünüz. Ne rüzgarlarda gürültücü ıslıklarını duyarsınız ne de fırtınalarda yalpaladıklarını...Varlık zamanlarında yüzüne bakılmayan alıçların, yokluk zamanlarında titizlikle toplanıp hem yaş hem de kurutularak tüketildiği, hatta öğütülüp un haline getirilip ekmeğinin yapıldığı anlatılagelir...
                     Her ağacın özgünlüğü yanında kendine has bir de kokusu vardır. Sanayiye uğramamış bu doğal kokular insanlığı ve tabiatı ayakta tutan temel unsurlardandır. Akasya ağacının çiçeği ya da ıhlamurunki gibi bir çoğunun kokusu kendiliğinden burnunuza gelir, kimisine hafifçe dokunduğunuzda bırakır mis kokusunu, kimisini de avucunuza alıp okşamanız gerekir; ceviz yaprağını dalındayken hafifçe oğuşturup avuçlarınızı burnunuza götürünüz...
                   O da kokusunu şartsız, beklentisiz, kendiliğinden bırakanlardan. Diğer ağaçlar gibi bahçelerin baş köşelerinde yer almaz. Kenarlarda, uçlarda, hatta bazen boş arsalarda, yol kenarlarında bulunur. Elbette meyvesi de olur, ancak diğer meyveler gibi tercih edilen, tutulan bir meyve olmadığından ve ticari değeri bulunmadığından, boğazına ve kesesine yürekten ve derin bir sadakatle bağlı olan insanoğlu tarafından özel olarak yetiştirilme gereği duyulmamıştır. Genellikle şakacı hayvanların, tohumlarını ve belki çekirdeğini oraya buraya taşıması neticesinde kendiğinden ve rastgele yetişir. Yok edilmemesini ise şartsız sunduğu 15 günlük o eşsiz kokusuna borçludur. Neden bahsettiğimi anladınız değil mi; iğde ağacı...
                    Baharla birlikte açık yeşil yapraklarının arasındaki beyaz çiçekleriyle gelin gibi bezendiğini görürsünüz iğde ağacının. Güz aylarının o muhteşem hüznüne pek rastlanılmayan baharda, gösterişsiz, şaşaasız, sessiz, yalnız haliyle ve elbette emsalsiz kokusuyla sonbaharı hatırlatsa da baharı bahar yapanlardandır iğde ağacı. Ve dokunmanız yasaktır, koca koca iğneleri vardır, adeta "bak kokumu uzaktan bile alabilirsin, ne olur bana dokunma" der gibi bir tehdittir bu koca iğneler... Aracınızda ya da mutfağınızda bir cesede dönüşmeden önce sadece kısa bir süre bırakır kokusunu, oysa tabiiata kaç gün daha sunacaktı kim bilir, değer mi koparmaya...    
                   Ve evet kokusunu ta uzaktan duyarsınız. Ağır, ağdalı hatta insanı ilk anda çarpan, sarsıcı bir koku değildir onunkisi. Aşırı sevilen, şımartılan, heryerde itibar gören bir koku da değildir. Varlığı gibi sade, hafif ve belirsiz, ancak bir defa alışınca hiç burnunuzdan gitmeyen, kokladıkça alışılan ve tutkuyla bağlanılan, vazgeçilemeyen bir kokudur o! Zamanla, çok tuhaftır, koku olmanın ötesine geçer, sevmeye başlarsınız, sevdiğiniz her şey gibi içinizde de tütmeye başlar, içinizde yeşermeye...
                   Kilosu yüzellibin dolarlık mantarlardan yapılma pahalı kokular vardır, çamlardan damıtılmış hoş kokular da...Ve güzeldirler de ancak bunlar sanayiye uğrayıp da çıkmışlardır görücüye...Ve gül başta olmak üzere, hanımeli, beyaz zambak gibi sanayiye uğramamış güzel ve kıymetli kokular da vardır ve sevilirler hem de çokça...Ancak sahip olduğu sadeliği, hüzünlü yalnızlığı, ferahlatıcı ve sarıcı rayihasıyla sadece burnunuza değil ruhunuza da hitap etmesiyle kokuların efendisidir o! Baharlarda 15 günlüğüne ! İğde çiçeği kokusu...
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X