EBİŞ
Mülazımoğlu Özcan Hasan

EBİŞ

Bu içerik 883 kez okundu.

                

                   Akşamüzeri, "Deli Ebiş Garı geliyor" haykırışıyla birlikte oyuna dalmış çocuklardan herbiri bir yana kaçıştı, kimisi bahçeye indi, kimisi avlu duvarının arkasına saklandı. Elinde köylülerin "eğri deynek" dediği bastonu, omuzunda bir gözünde üzüm sepeti olduğu belli heybesi, önünde Sarı İneği ile "Yüceler yücesi Irabbım, Gözel Allahım" diye mırıldanarak gelip geçen Ebiş Garı Hamızalar mahallesinin içlerinde görünmez olana kadar kimseden çıt çıkmadı...

                  Çocukluğumda, köyümüzde yaşlılardan bahsedilirken isim yada lakaplarının yanına eklenen kadınlarda "Garı", erkeklerde "Goca" ekleri bir nevi saygı ifadesi olarak kullanılırdı. Sadece hayatta olanlar değil geçmişte kalanlardan ve anılarından bahsedilirken de bu ifadeler kendilerine yer bulurdu. Anlatıldığına göre, Dedemlerden bir önceki nesilden olan Fermanlı Goca ile Sofu Goca köyde ve bağda komşu olarak yaşayan zatlarmış. Sofu Goca bağının kenarlarındaki yılanlara kimi zaman su vererek, kimi zaman başka şeylerle bakıcılık yapar, onlarla arkadaş olur ve çokça vakit geçirirmiş. Bir gün bir sebeple bu yılanlardan birisini Fermanlı Goca'nın öldürmesi üzerine ona küsmüş ve ölene kadar onunla konuşmamış...

                     Ebiş Garı, kimseye bir zararı olmayan fakat kendi kendine dualar mırıldandığı, konuştuğu için çocuklarca korkulan ve deli yaftası yapıştırılan, olağandan fazla kendi halinde, yapayalnız bir kadıncağızdı. Her akşam üzeri, ineğini önüne katmış ve omuzları çökmüş halde yorgun adımlarla evimizin önünden geçer gider, el ayak çekilirken, herkes ve her şey yuvalarına koşarken, o da evine, yaşarken girdiği kabrine, ilerlerdi. Sonraları hakkında dinlediklerim de nedeniyle, nasıl yaşadığını, neler düşündüğünü, ne yiyip ne içtiğini merak eder, onu her görüşümde ellerine sarılmak ister ve tabii yapamazdım, içimde hiçlik duygusuyla pekişmiş bir boşlukla tam anlamıyla bocalar ve onun yalnızlığına benzer bir çaresizlik duygusuna düşerdim.

                      Ben köye yazları giderdim ve yaz boyunca gündüzleri bağlarda bahçelerde olur, sadece akşam ve sabah saatlerini köyde geçirirdim. Bir gün, gündüz vakti bir nedenle köye gelmiş, köydeki ıssızlık ve sessizlik karşısında büyük bir şaşkınlık yaşamıştım; ne kuş cıvıltıları, ne hayvan sesleri , ne çocuk bağırtıları ne de köylülerin aceleci gürültülerinden eser yoktu ve derin bir sessizlik vardı. Ebiş Garı'nın evindeki sessizlik, köyün bu gündüz sessizliğine benziyordu, ne var ki onun evinin sabahı ve akşamı yoktu, köyün öğle vakti gibi, sürekli ve sürekli sessizdi. Dostoyevski "mutlu ailelerin mutluluğu hep birbirine benzer, mutsuz ailelerin mutsuzluğu ise muhteliftir" demişti. Zannımca yalnızlıklar da münferit ve muhteliftir, ancak eli öpülesi Ebiş Garı'nınki tam anlamıyla sağır ve kör bir yalnızlıktı. Onun yalnızlığına, ne okuttuğu ve memur olan uzaklardaki çocuklarının, ne akrabalarının, ne kendi köyünün, hatta ne de insanlığın bir nebze faydası olmamıştır. Yalnızlığını ve unutulmuşluğunu en iyi yine kendisi tahlil etmiş, yalnız doğduğumuzun ve yalnız öleceğimizin idrakinde olarak sadece "Gözel Allah'ına" sığınmıştır.

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X