Taha KILINÇ - Kudüs Yazıları Kitabı İncelemesi
Okuduğumuzu Anlatıyoruz

Taha KILINÇ - Kudüs Yazıları Kitabı İncelemesi

Bu içerik 3234 kez okundu.

Aşina Kitap, 1. Baskı, Ocak 2018,  ISBN: 9786058245396

 1980 doğumlu doğumlu yazar  İstanbul Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi bitirmiş, şimdilerde Yeni Şafak gazetesinde yazı hayatına devam etmektedir. Kudüs yazıları adlı eser, fikir denemesi türünde kaleme alınmış bir kitaptır.

Son dönemlerde ABD başkanı Trump, Kudüs’ü, İsrail’in başkent olarak tanındığını açıkladığı günden bugüne Müslüman dünyası için yeniden gündem maddesi olmuştur. Yazar Kudüs şehrinin kuruluşundan günümüze bölgede yaşananları kitabında başlıklar altında kaleme almıştır. İlya’dan Kudüs’e başlığı altında üç dinin kutsal saydığı şehirin günümüze kadar kullandığı isimleri sıralamıştır. Kısaca yazarın şehir için belirttiği isimler; Uraşalim, Yebus, Aelia Capitolina, İlya isimleri kullanıldıktan sonra, Kudüs ifadesi ilk kez Abbasiler döneminde kullanılmaya başlandığından söz ediyor.  Kudüs halkının ve Müslüman milletlerin kalbine yara yapmış en önemli olay ise 1969 yılında Mescidi Aksa içindeki Kıble camisinin Rohan adında bir kişi tarafından yakılması olayıdır. Bu olay İsrail mahkemelerinde çözüme kavuşmasına rağmen Müslümanlar tarafından hala çözüme muhtaçtır. İlk defa bu olaydan sonra bir araya gelen Müslüman ülkeleri bugün ki adıyla İslam İşbirliği Teşkilatı adında bir örgütlenmeye gitmiştir. Daha sonraki yıllarda bu teşkilat Suudi Arabistan’ın alt bir kuruluşu gibi çalışmış ve genel sekreterlik görevine bu ülkeye yakın isimler atanmıştır. Kuruluş amacı Kudüs olan bu teşkilat yakın zamana kadar ne yazık ki amacına uygun olarak çalışmamıştır.

Aksa’da hedefini bulan kurşunlar başlığı altında yazar Arap baharının neden bu ülkeye uğramadığını sorgulayıp cevabını aynı başlık altında açıklıyor. Bu konu başlığında bugüne kadar öldürülen devlet adamları hakkında bilgi veriyor. Yazar 20 Temmuz 1951 günü Cuma namazını kılmak için Kudüse giden Kral Abdullah’ın Filistinli biri tarafından vurularak öldürülmesi, ilk olma özelliği taşıyacak bu konu ile ilgilenen sırayla 1975 yılında Suudi Arabistan kralı Faysal Bin Abdülaziz, 1981 yılında Mısır cumhurbaşkanı M. Enver Sedat ve 4 Kasım 1995 yılında İsrail Başbakanı Rabin’in öldürülmesiyle devam edecekti. Tüm bu suikastların hepsinin de  temelinde, söz konusu liderlerin Kudüs politikaları yatıyordu.(S.25). Yazar bu suikastlar hakkında bu başlıktan sonra devamında dört tane yazı kaleme alıyor. 1997 yılında Ürdün Kralı Hüseyin Halid Meşal’in Amman’ın göbeğinde İsrail tarafından zehirlenme olayına değinen yazar o dönem kral bu olayı barış antlaşmasının ihlali saymış ve İsrail Başbakanı Netanyahu’nun saldırıdan sonra panzehiri göndermek zorunda kaldığından söz ediyor.

    Yazar kitabında Arap dünyasının Filistin adı ve Kudüs ismi geçtiğinde neden köşe kapmaca oynadıkları ve bu sorunu ortadan kaldırmak için uğraşmadıklarını anlatan yazar Filistin: cami avlusundaki bebek başlığı altında İsrail Türkiye yakınlaşması Mısırlı ve Ürdünlü yöneticilerin rüyalarını kaçırıyor ve Filistin meselesine dahil olmasını istemiyorlar diyor ve ekliyor Kahire ve Amman’ın İsrail’den bile bu konuda daha sert tavır tanıyorlar. Yazar ayrıca Filistin, Araplar için adeta cami avlusunda bulunan sahipsiz bir bebek gibi. Konuyu siyasi malzeme haline getirmek, ciddi çözümler üretip yarayı iyileştirmekten daha kolay geliyor diyerek konu hakkında tespitlerine yer veriyor.(s.52-53)

Kitapta benim şahsen dikkatimi cezbeden iki başlıktan biri olan “Bir dil, bir adam, bir ideal, bir hayat” adlı bölümdü. Ben Yahuda’nın gerçekten sıra dışı bir olayı kendi azmi ve çalışmasıyla başarma hikâyesiydi. Bu hikâye ne der dediğinizi duyar gibiyim. Olayın mimarı: Eliezer Ben Yahuda.  Yedi milyon insanın konuştuğu İbranice dilinin yeniden diriltip tarihin unutulmuş, tozlu raflarından indirip konuşulan bir dil olması için yaptığı çalışmalardı kuşkusuz. Yahuda’nın bu dili konuşmak için verdiği mücadele okunmaya değer. Bu dili Yahudiler arasında yeniden diriltmek için verdiği savaş ve teşvikler en önemlisi bu işi yaparken en yakınından kendi ailesinden başlaması, özel hayatında sadece bu dili kullanması ve yakın arkadaşları onunla anlaşabilmek için bu dili öğrenmek zorunda kalması vb… Benim dikkatimi cezbeden olay ise Yahuda’nın 1922 yılında Kudüs’te hastalıktan ölmesinden 26 yıl sonra kurulan İsrail devletine devletin dilini, kültürünü, alt yapısını devlet için gerekli birçok metni hazırlamasıydı. Yazar Ben Yahuda’nın üzerinde çalıştığı (ve ölümünden sonra ikinci karısı Hem’de tarafından bitirilen) lügatın bugün İsrail’in temel dil kılavuzu durumunda. Kurduğu küçük komisyon ise bugün İbranice Dil Akademisi olarak hayatını devam ettirmesi oldukça dikkatimi çekici. (s.60)           

İkinci başlık ise en arkasından gelen “Kudüs kitaplığı” adı altında Türkiye’de yayınlanan eserler hakkındaydı. Bu bölüm beni baştan şaşırttı sonra ise sevindirdi. Yazar bu bölümde beş tane kitap öneriyor. Bunlar sırayla son olarak Kronik yayınlarınca çevrilip basılan Kudüs ey Kudüs, Amin Maalouf’un Arapların gözüyle Haçlı seferleri, Küre yayınlarından çıkan Avi Shlaim’ın Filistin'i Bölüşmek, Kronik Yayınlarından çıkan Fahir Armaoğlu’nun, Filistin Meselesi ve Arap-İsrail Savaşları ve Simon Sebag Montefiore’nin, Kudüs isimli kitaplarını okuyucuların mutlaka okumaları gerektiğinden söz ediyor. Bu kitapların önce kısa tanıtımın yapan yazar devamında üç başlık altında bu eserler ve yazarlarından söz ediyor.

Yazarın kitabı yazarken eski Diyanet İşleri Başkanı Görmezin döneminde 15 Mayıs 2015 günü Kudüs’te verdiği hutbeyi yaptığı en parlak hizmet olarak görüyor. Yirmi üç dakika süren bu hutbenin o dönem büyük bir olay olduğunu, bir hafta sonra Ürdün yönetiminin Baş kadısını göndermesine neden olması hakkında bilgi veriyor. O Hutbe başlıklı yazıdaki tespitler gerçekten güzel.

Kitapta Rum Patriğinin Siyonistlere kilise mülklerini satması hakkında kaleme aldığı “Kudüs’te bir satışın hikâyesi ”bölümü ibretlik olaylara parmak basıyor.

Kudüs bizi bekliyor, hala başlıklı yazıda Kudüs’te Tika’nın çalışmalar hakkında bilgiler veriyor. Ben size bunlar hakkında söz etmeyeceğim. Bu başlığın altında gözden kaçtığını düşündüğüm bir yanlışlıktan bahsedeceğim. Sayfa yüz on dokuzda bahsediliyor bu hatadan. Kıyame kilisesinde dayalı duran merdiven hikâyesinden haberiniz vardır. Yazar merdivenin 1757 yılında koyulduğunu söylüyor bu yanlıştır. Merdiven 1852 yılındaki olaylar sonrası Abdülmecid Han’ın fermanıyla orada kalmıştır. İkinci bir hata ise yine aynı konuda 3. Osman’ın 1757 yılında yayınladığı fermandan söz ediliyor bu da yanlış. Doğrusu ise 1757 yılında olan olayları engellemek adına ferman Sultan 3. Mustafa’nın tuğrasını taşıyor. Daha sonra yine olaylar baş göstermesi sonucunda 1852 yılında Abdülmecid Han’ın verdiği fermandır. Günümüzde devamlılığını sürdüren Osmanlı adalet anlayışının açık bir örneğidir. 

Kudüs’ten kaçmak mümkün değildir. Kudüs her Müslüman’ın yüreğindeki yaradır ve verdiği bir imtihandır. Yazarın dediği gibi Kudüs’ün içinde bulunduğu durum, İslam dünyası olarak bizim çeşitli alanlardaki ihmal ve tembelliklerimizden kaynaklanıyor.(s.164) Yazar yine aynı sayfada  İsrail bugün “Kudüs Müslümanların olsun, onlar yönetsin” diyecek olsa, İslam dünyası Kudüs’e sahip çıkabilecek olgunlukta ve yetkinlikte değil. Kudüs bugün Müslümanların kontrolüne geçse, şehirde kimin sözünün geçeceği üzerinden İslam ülkelerini arasında bir iç savaşın çıkacağından emin olabiliriniz (s.164-165)    diyerek acı ama gerçek bir tespit yapıyor.

Kitap İsrail – Filistin ekseninde güzel bilgiler içeriyor. Geçmişten günümüze yaşananlar hakkında fikir sahibi olduğumuz güzel bir eser. Arap ülkelerinin Filistin üzerine çıkarları, bu çıkarlar yüzünden İsrail’in rahat bir şekilde at oynattığını kitabı okuyunca anlıyorsunuz.    

 

UĞUR İNCE

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Afrin'de bir odadan çıkanlar
Afrin'de bir odadan çıkanlar
Ticari savaş başlıyor.
Ticari savaş başlıyor.