TEZAT !
Mülazımoğlu Özcan Hasan

TEZAT !

Bu içerik 29438 kez okundu.

              


              Amaçsız dolaşanları, sinema afişlerine bakanları, eğlence arayanları, kalabalığa kapılıp yönünü ve nereye gittiğini bilmeden sürüklenenleri, aydın olduğunu sanan ve yapay bir dağınıklığa, bohemi bir havaya girmeye çalışmış, aydınlığı sahaflarda yada İstanbul' un kadim kültür köşelerinde değil de bağımlı tipli satıcıların çalıştığı müzik market tarzı kitapçılarda arayanları, velhasıl her türden insanıyla vücutlardan müteşekkil bir yoğunluk  ve bu yoğunluğu  presleyen ,  birbirine yaklaştıran , mütehakkim tavırlı, (eski) batılı tarza sahip binalarıyla Cadde-i Kebir, yeni adıyla İstiklal Caddesi bizden olmaya uzak bir mekan olarak nitelendirilebilir diye düşünüyordum toplantının yapılacağı Kültür Merkezi’ne doğru giderken .Tünele varmadan tam  sola döneceğim sıra onu, ortama uymayan o kişiyi gördüm.

               Bilenler için, giyinişi, hal ve tavrı hemen ele veriyordu kendisini; bir Anadolu kadını. Bu muhitte böyle birisine rastlamak çok şaşırtıcıydı aslında; giyinişi olduğu kadar çekingenliği, tedirginliği ve mahcupluğuyla "şaşkın" ve kaybolmuş tavrıyla etrafındakilerden ayrılıyordu. Bakışlarındaki derin üzüntü ve yoğun ümitsizlikle etrafı tarıyor, sanki tutunacak bir dal, çıkacak bir kara arıyordu.
               Anadolu kadını; geçmişin cihana diz çöktürmüş, asırlar açıp kapatan yiğitlerinin anası, vatan savunmasında ciğerparesini cepheye kınalayarak göndermiş ve yüzlerce yıldır, hatta bin yıla yakındır ve şimdi "şehid anası" lafzına hakkıyla ve en fazla layık kadındır. Rasülün müjdesiyle "cennet ayaklarının altındadır". Buna rağmen hakettiği değer ve saygıyı hiç görememiş, hatta son zamanlarda "derin anadolu" gibi suçlayıcı, küçümseyen itham ve ifadelere maruz kalmıştır. Ne de olsa Anadoluyu itham etmek öncelikle Anadolu kadınını itham etmektir, adı üstünde "ANAdolu".                              

           Gelelim Cadde-i Kebirdeki annemize. İki genç hanıma elindeki kağıtları uzatarak bir şeyler söyledi, hanımlar ne söylendiğini anlamaya bile çalışmadan bir baştan savma hareketiyle uzaklaştırdılar biçareyi. Kalabalığın içinde şaşırmış  bir vaziyette, sağına soluna bakınıp dururken teyzenin bakışları  meraklı nazarlarımla karşılaştı, biran tereddüt etti kadıncağız, sonra sokuldu yavaşça, çekingenliği iyice artarak kağıtları uzatıp “evladım bunları nerede yaptırabilirim” diye sordu ve dolu dolu gözleriyle meselesini anlattı. Yardımcı olduk, çevrede meseleye daha vakıf birkaç kişinin de katılmasıyla...

           Yukarıda kendini aydın sanıp farklı yerlerde aydınlık arayanlardan bahsetmiştim. Kendini aydın sanan ikinci bir gruptan da bahsetmeden geçemeyeceğim; Akademisyen teriminin idari anlamının bir adım ötesine geçememiş, hiçbir değer üretmemiş kişiler hangi mikyasa göre aydın oluyorlar? Sırf hayatlarını sürdürmek için sahip oldukları meslekleri nedeniyle mi? Belki de kendilerince ve başkalarınca aydın sanılmalarının nedeni toplumumuzun "bir harf öğretenin 40 yıl kölesi olmak" düşüncesiyle onları fazlaca önemsemesidir. Herhangi bir meselede birilerinin hemen aydın kisvesi ile açıklama yapmasını ve kitle iletişim araçlarının bunu sorgulamadan servis etmesini doğru bulmuyorum. Güncel olaya gelince; terörü ve asayiş müdahalelerini bir tarafa ayırarak üzerinde durmak istediğim, aslında meselenin iki tarafı olduğudur; bir yanda tarafsızlığa aldırmadan nutuk ile ateşe körükle gidenler,öz anasını, kardeşini yabancıya şikayet edenler, diğer yanda ise şehitleri ve anaları ile kanı bir türlü dinmeyen, kapanmak bilmez yarası ile tüm anadolu...
 
Ve son söz  : “Münevvir  (aydınlatıcı) olmadan münevver (aydın) olunmaz ” .

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Van'da deprem oldu
Van'da deprem oldu
Tarihi gün geldi!
Tarihi gün geldi!