atasehir escort
istanbul escort bayan escort
KUŞLAR
Mülazımoğlu Özcan Hasan

KUŞLAR

Bu içerik 7745 kez okundu.

            Bir öykücü çocukluğunu  ve kuşlarla ilk tanışmasını anlatırken “en çok şaşırdığım şey binlerce kuşun akşam olunca hiç şaşırmadan  kendi yuvalarına gitmeleriydi” diyor.  Bu sözcükler meraklı  bir çocuğun düşünce ve gözlemleri de olabilir , bir yazar muhayyilesinin ürünü de olabilir. Ancak işaret edilen durumun, mühim ve enteresan bir mevzu olduğunu  kabul etmek gerekir. Kuşları seven (kim sevmez) ve  küçüklüğünde  bir hayli inceleyen birisi olarak ben, en azından cocuk tasavvuru için böyle olduğunu düşünüyorum.

            Benim kuşlarla ilgili ilk anım , belki kötü ya da korkutuculuğu nedeniyle aklımda kalan, tepesine tırmandığım, bugün hala ayakta olan bir armut ağacındaki uzun süredir takip ettiğim ve gizlice büyümelerini izlediğim kuşların yuvasında karşılaştığım yılanla da alakalı; korkumu, yavruları yutan ve keyifli bir uykuya dalan yılanı uyandırmama gayreti ile ağaçtan sessizce ve süratle inişimi, tabana kuvvet kaçışımı hala ilk günkü gibi hatırlıyorum. Daha sonraları, bir hayli büyüdüğümde bile, o armut ağacına ihtiyatla yaklaştığım, ağacın altından gecerken yukarıya bakarak gayet dikkatli gecmişliğim de olmuştur. İşte aslında korku bazen böyle de bir şeydir; bir anda giyindiğiniz kalın, yün bir palto. Hava sıcak da olsa, mantıksız da olsa, iyice bürünür, içinde büzüşür, terlersiniz, sıkılırsınız, çıkarmak istersiniz ama daha çok sarınırsınız; sanki bedeninize yapışmıştır korku giysisi! Sonra uzun süre çıkaramazsınız üzerinizden...

          Bir başka yazar “iki şey tüm canlıları canavarlaştırır ; aşk ve ölüm korkusu “ diyor  ve bu ikisi arasındaki mahiyet farkını da “serçe bile aşk yaparken rahatsız edilirse kaçar fakat öldürüleceğini anladığında  gagalar –ısırır-” sözleriyle anlatıyordu. Minicik yavrular ya da anaları yılana karşı nasıl zor ve ümitsiz bir mücadele verdiler bilemiyorum, ancak o gün için o yuvanın yıkılışı yılanın mutlu uykusu kadar kesindir.

           Hayvanların birbirlerini evrensel dengeleme unsuru olarak, bir döngü gereği yok ettiklerini öğrenmiştik henüz ilkokul yıllarındayken. Yani kuş yuvasının yıkımı ne kadar hazinse yılanın yaşaması da o kadar gerekliydi. İnsafsızdı soğuk yılanın yaptıkları belki ama o da her canlı gibi sadece yaradılışının icabını yerine getiriyordu.

            Daha sonraları küçücük kuşlar ve tabii tabiat, yani dünyamız için aslında en büyük, en yıkıcı tehlikenin ben olduğumu farkettim. Ben; yani biz, yani insanoğlu! Bizim yıkıcılığımız toplu ve kalıcı oluyordu üstelik! İnsanoğlu doymak bilmez ihtirasıyla yeryüzünü  “betondan inlerle” donatıp çelikten ağlarla sararken adı üstünde “doğallığı” ve tabiatı geri dönülmez bir biçimde bozmaktadır. Çok değil beş sene önce yeşillikler içindeki bizim mahahalle, çirkin beton yığınlarına dönmüş durumda, balkondan eksik olmayan kuşlar acaba nerelere kayboldular? Aslında biz onların balkonlarımızı kirletmelerini bile özler olduk...

       ....Ve bir düşünürün  benzerini ifade ettiği gibi bu gün aşina olduğumuz  bir çok canlıyı, hayvanı , örneğin kuşları, çok değil, en fazla 30-40 yıl sonra , ancak hayvanat bahçelerinde görme bahtiyarlığına erebileceğiz. Bu durumun tabiattaki dengeyle alakası var mı? Acaba insanın da yıkıcılığı, yok ediciliği , sona doğru iteleyen bir “dengeleme”  hali  , bir “yaratılış icabı”  mıdır???.....

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X